en son okunan kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
en son okunan kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

EN SON NE OKUDUM=> TESS GERİTSEN MASUMİYETIN İÇİN SAVAŞ



Kitap Arkası

Tess Gerritsen

MARTI YAYINLARI

Masum olduğu kanıtlanana kadar o bir suçluydu...

Miranda Wood evine geldiğinde, ayrılmak istediği yasak aşkını yatağında ölü bulur. O şimdi insanların gözünde hem tanık hem de şüpheli durumundadır. Kimliği belirsiz bir adam tarafından kefaleti ödendiğinde ise dikkatleri daha da üzerine çeker.

Miranda suçsuzluğunu ispatlamak için çabaladıkça, kendisini karanlık bir bataklığın içinde bulur. Şantaj ve sıra dışı skandallar ortaya çıktıkça gerçeğe daha da yaklaştığını hisseden Miranda, katil tarafından takip edildiğini fark eder. O, katil için büyük bir tehlikedir ve bu tehlikenin ortadan kaldırılması gerekiyordur… Masumiyetini kanıtlamak için verdiği mücadelede sevgilisinin hayatına dair öğrendiği sırlar Miranda’nın kurtuluşu olabilecek midir?

“Tess Gerritsen, kütüphanemden asla eksik etmediğim yazarlardan biri. Her kitabıyla beni kendisine hayran bırakıyor.”
Stephen King

“Tess Gerritsen yine harikalar yaratmış. Masumiyet uğruna verilen mücadele ancak bu kadar güzel anlatılabilir.”
Publishers Weekly

“Sırlarla dolu ölüm, gözü dönmüş bir katil ve masum bir kadın... Bu üç temayı bir araya getiren yetenekli yazar, okurlara muhteşem bir roman sunuyor.”
Booklist

“Tess Gerritsen, Masumiyetin İçin Savaş adlı kitabında heyecan dolu bir macera ve merak uyandıran bir aşkla karşımıza çıkıyor.”
Romantic Times Book Reviews 

Kitap güzeldi ama bana basit geldi zaten eskide bir kitapmış mükemmel kocadan sonra basit geldi yada yavaşda olabilir. Sonlara doğru biraz heyecanlandı.Hatta katilin kim olduğunu sonuna kadar çözemedim gelenlerim geliyordu valla zaten şu sıralar deli gibide güney kore dizisi filmi vs izleyip duruyorum.
Ayyyshhhhhhhhh diye bağırasım geldi :)



 tessi çok övüyorlardı ki ben risole ve ısellası seven biriyim :) Daha yeni bi kitabına bakmam daha iyi olacak sanırım:)




 Kitap
 

EN SON NE OKUDUM => LİSA GARDNER MÜKEMMEL KOCA



En son ne okudum post serisi ile yine karsinizdayimmm :)) 2 yada 3 kitap daha bitirdim galiba sanirsam.
Bunlardan ilki mukemmel koca aman haaa sakin bu kiz evde kalmis simdide kocali mocali kitaplara sardi demeyin heee :)
Çünkü mukemmel kocamiz bir seri katillllll
vuhuuu :)

Surekli babasindan siddet goren tess birgun hayatinin erkegi ile karsilasir sonunda onu yani kurtarici sovalyesini bulur. Kendisi bir polistir. Hoş kendine guvenen ve gayette zeki biri...

Ama hic bir sey oyle gozuktugu gibi değildir mukemmel koca eşine fiziksel siddet uygulamasada psikolojik bir siddet uygulamaktadir. Evde hersey planli programli olmalidir o eve geldiginde ev temiz olmali ve tess de giyimli kusamli makyajli beklemelidir. Manyak psiko yaaa !!!
Adam o kadar titizdir ki kil tuy vs sevmez esine her yeri amonyaklatir. Vs. vs.
Peki ama neden bu adam boyle ve tess e surekli psikolojik siddet uygulamakda .
Yok sen zaten hep dayak yiyordunda şöyleydinde boyleydinde vs vs .

Bir sure sonra anliyoruz ki (blogger burda spoiler vermemek icin kisa kesmektedir ) adamimiz seri katil ve esinin pesine düşüyor.

Tabi konu benim anlattigim kadar basit degil heee kiza yardim edenler yada edecekler, kizin durumu, kizin bebegi, adamin durumu, adamin yaptiklari falan deliii bir macera sizi bekliyor emin olun elinizden birakamayacaksiniz ve hatta benim gibi daha dikkatli ve temkinli olmaya baslayacaksiniz.

Okuyacaklara simdiden bol bol metanet diliyorum...

Arka Kapaktan

Lisa Gardner

EPSİLON YAYINLARI

Hayallerinizin erkeği bir katilin ruhunu taşıyor olsaydı ne yapardınız?

Jim Beckett hayallerinin erkeğidir... Fakat Tess bu havalı polisle evlenip çocuğunu doğurduktan iki yıl sonra, kocasının on kadını vahşice öldürmek suçuyla parmaklıkların arkasına gönderilmesine yardımcı olur.
Yüksek güvenlikli bir hapishanede tutulmasına rağmen Beckett ona bunu ödeteceğine yemin eder. En sonunda da hapishaneden kaçar ve tüm oyunların en zoru başlar...

Korkuyla geçen bir hayatın ardından Tess daha önce hiç yapmadığı bir şey yapmaya karar verir. Psikolojik olarak harap durumda olan eski bir deniz piyadesinin yardımıyla, kızını korumayı ve kendini savunmayı öğrenecektir. Beckett'i yakalamak için dört eyaletin o zamana kadar tanık olduğu en büyük insan avı başlamışken, karı koca arasındaki tüyler ürperten buluşma için zaman daralmaktadır. Tess bu sefer öldürmekle öldürülmek arasında seçim yapması gerektiğini çok iyi bilmektedir.

"Unutulmaz derecede kötü bir adam ve merak uyandıran bir düğüm, Mükemmel Koca'yı heyecanlı bir kitap haline getiriyor!"
Tess Gerritsen

"Tami Hoag, Karen Robards, Elizabeth Powell ve Nora Roberts'ın eserlerine müthiş bir ilave."
Publishers Weekly S

En Son Ne Okudum => Numaran Bende Var Sophıe Kınsella

Kargom geldiiii ve hemen numaran bende var adlı kitapa saldırdım... Ve şimdi bitti :)
Açık ve net sölemeliyim ki kitap başta beni hayal kırıklığına uğrattı sanırım buda benim diyaloglu şeyleri daha çok sevmem ve çok fazla betimlemeye dayanamamam.

Ama sonra Poppyyy aklımı başımdan aldı mı?? Aldıııııııııı ....Bu kızın benden bile fazla iç sesi varrr benden bile fazla birşeyi yapmadan önce kurguluyorrrrr. :))
Sanırım benim gibide garantici biraz ama hayatta birinin maillerine dur yaa ona iyilik yapayım diye dönmemm...dönmemm herhalde ... Dönermiyim yoksaaaa...
AAaaayhhh hiç girmiyim bu konuya çünkü benimde hayat felsefem hayatta yapmam demeyeceksin ile başlıyorrr :)))

Hadiii daha fazla laf kalabalığı yapmayıp kitapın arka kapağındaki yazıyı paylaşayım sizlerle

“Aşık mıyım? Bilmiyorum. Beni sevip sevmediğini bilmiyorum. Onu sevip sevmediğimi bilmiyorum. Tek diyebileceğim, aklımdan hiç çıkmayan tek kişi o. Duymak istediğim onun sesi. Görmeyi umduğum onun yüzü.”
Bravo bana! Kaybettim :( Şu dünyada kaybetmemem gereken tek şeyi kaybettim. Nişan yüzüğümü! Magnus’un üç nesillik aile yadigarı.
Ve şimdi, tam da annesiyle babasının döndüğü gün kaybettim. Kaybetmek için o günü buldum. Derin derin nefes al, Poppy.
Olumlu düşün :)
Bir hayır yemeğinde kızlarla iki kadeh şampanya devirdikten sonra Poppy’nin hayatı bir anda tepetaklak oldu. Yalnızca nişan yüzüğünü kaybetmekle kalmadı, arkasından yaşanan panikte cep telefonundan da oldu. Titrek bacaklarla otelin lobisinde dört dönerken, bir çöp kutusunda terkedilmiş bir telefon buldu. E, mal bulanındır demişler! Artık otele bir numara bırakabilirdi. Kaderinde vardı demek ki!
Tek sorun şuydu ki, telefonun sahibi işadamı Sam Roxton, onunla aynı fikirde değildi. Cep telefonunu geri istiyordu ve Poppy’nin, tüm mesajlarını okumasından ve özel hayatına burnunu sokmasından hiç hoşlanmamıştı. Üstüne üstlük yüzüğü bulana kadar Poppy’nin tek elle idare etmesi gerekecekti (!) Düğün hazırlıkları, Sam’in geçici asistanlığı vazifesi ve başına bizzat açtığı türlü belalar yüzünden işler iyice karışacaktı.

Vuuhhuuuu bu Poppyyy bir delyyyyyyyy çok sevimli keşke arkadaşım olsa :) Çok iyimser yaa herkese yardım etsin kendi hariçççç sanırım kendimle baya bağdaştırdım :((
Sam sammm ruhsuz herifff ama Magnussss daha fena onu gebertesim geldiii. Sam yine sonradan acık akıllandıı. Heykel olmakdan son anda kurtardıkkkk:)

Kitap başlarda sıktı. Sürekli bi yüzük arama sahnesinde döndükkk.Sonra Poppyyy nişanlısının ailesiyle karşılaşıcak stresten ben bile gerimm gerimm gerildim...Evlilikden soğudummm.. 
Sonradann olaylar olaylarrr...Maillerle yaşanan olaylar ,Samleee yaşanan olaylar..Sam'in şirketindeki olaylar ve bunda poppyninde yer alması vs.

Ve kitapda en çok hoşuma giden bir çok sayfada poppynin dipnot yazması:)



Sevdim bu kitabıııı özellikle sonunda böle böle oynayasım geldi oh beee diyeee:)


EN SON NE OKUDUM=> JOJO MOYES SENDEN ÖNCE BEN

Yeni bi kitapla daha karsınızdayım 
daha yeni bitirdim ve kendimi yerden yere atmak istiyorum.
aynen böyle :(

Bi kitabın kapağı her yerde mi güzel olur yahuuu ???
Ağlamadım hemde çok duygusal bir dönemime denk geldi kitap  ama kendimi nasıl tutummmm bi ben bir Allah biliyor.
Evde kimse olmasa hıçkırma evresini geçip hönküre hönküreee ağlayacaktım. Eğer benim kadar dayanıklı değilseniz. Dışarıda açık alanda herkesin içinde okumayın.

okumayınnnnnnnnnnnnnnnnnnn !!!! 

Kitap öyle güzel kiii çok klişe bi laf  ama çok güzellllllllllllllllllllllllllllll öyle böyle değil.
Yada öyle böyle ki will i o kararından vazgeçirmek için kitabın içine girip ona yalvarmak istedim. 
Ağlaya ağlaya yalvarmak ,
Ne olur yapmaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa !!

Kitabı böyle içime katasım geliyor.

Neyse kitaba olan sevgimi yeteri kadar söylediğimi düşünerek.
 Kitabın konusuna geçelim.
 Kitap zengin yakışıklı ve her türlü ekstrem sporu yapan kısaca hayatı yaşayan Willin bir motor kazası geçirmesi ile başlıyor. sonra bayan kahramanımız lou ya geçiyor. Lou çok sevdiği bir cafede çalışmakda fakat kafe bir anda kapanır ve lou işsiz kalır ve parayada çok ihtiyacı vardır. Sonra bir şekilde Will in bakıcısı olarak bulur kendini olaylarda burada başlar.
Meğer Will ailesi ile anlaşarak ki ailesi 6 ay mühlet tanımış belki vazgeçer diye ötenazi olmak istiyor.(nedennnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn hıı needennnnn diye olaya müdahil olmak isteyeceksiniz.Ama kimi zaman onada hak vereceksiniz. )
Peki Lou Will i bu kararındanvazgeçirecek mi?
Kendimi tutup Spoiler vermicem.Vermicemmmm vermeee bahar vermeeeeeeeeeeeeeeeee...

Olaylar  çoğunlukla Lounun dilinden ama bazen  Will in annesinin , bazende Lou nun kardeşinin dilinden dinliyoruz ki bu kitabı daha gerçekçi kılıyor. Hem de herkesin düşünce ve duygularını olaya bakış açılarını görmüş oluyoruz.
Bu arada herkesin hayatına bir Will girmeli bence çünkü insana hayatı fark ettiren biri yüreklendirici, özel bi insan.. 
Seni çok seviyorum Will :(

kitabın sonunda bu kareleri bizzat evde yaşayacaksınız :'(
Ben Will e çok kırgınım çoooook sürekli aklıma geliyor ona engel olmak için neler yapabilirim diye düşünüyorum. Kitabın sonuna kadar vazgeçsin diye yalvara yalvara çevirdim sayfaları :((


Kitap aklınıza geldikçe böyle olmanız muhtemel birşey :(



Öldürdün bizi JOJO öldürdünnnn...




Filmi olursa düşünülen karakterler

Orlandoyu Will olarak görsem ki kendisinin teeeeeeee yüzüklerinde efendisindeki rolünden beri hastayım:)
İşte o zaman ağlamakdan ölürüm .
Şahsen ben will karakterine çok yakışacagınıda düşünüyorum.
taraflımıyım evet :)


Carey Mulligan as Louisa Clark
Orlando Bloom as Will Traynor
Daniel Logan as Nathan
Kristin Scott Thomas as Mrs. Camilla Traynor
Ralph Fiennes as Mr. Steven Traynor
Freddie Stroma as Patrick
Lucy Griffiths as Katrina Clark
Emma Thompson as Mrs. Josie Clark
Colin Firth as Mr. Bernard Clark

Ahhh şimdilik benden bu kadar sanırım.

Kitap hakkında biraz daha konuşursam hüngürdücemmmm.

Bizim burada marketleri çok seviyorum. Bazen hiç ummadığım kitaplara rastlıyorum ve uzun süredir merk ettiğim bir kitap olan sweeney i bir markette hem de 9 liraya  bulunca sevinç çığlıkları atacaktım belki atmışımdırda :)
Değişik şeylere değişik tepkiler veren bir delyyyimmm:)

Bir ara market market dolaşıp fiyat ve kitap kontrolü yapmam gerek bence :)
Böylece sizlerle daha fazla kitap paylaşabilirim:)

Sevgilerimle...

EN SON NE OKUDUM=> TATLI BELA



 Amannn Allahımmmmmmmmmmmm şu sıralar günde bir kitap bitirmeye iddiaya girmiş gibiyim hatta gibiyiz çünkü aile içinde deliler gibii kitap okuyoruz hatta konuşurken bile bu karikatür gibi konuşmaya başladık :)))

ve hatta şu anda yazdıklarımı net göremiyorum desemmmmmm :)


Sanırım bir süre ara vermem gerek ama o kadar ara vermiş ve geri kalmışım ki :( arayı çok hızlı kapamak istiyorum merak ediyorum merak ettikçe okuma kat sayım artıyor:)

Ve en son okuduğum diyeceğim ama 3 günde 3 kitap bitirdim en son demek ayıp gibi gelio :)

Ahhhhhhhhh Travissssssssssssss desem okuyanlar beni anlar kanımcaaa:)

Okumayanlarda birazdan zaten pişman olup koşa koşa kitabını alırlar :)



Ahh herzaman ki gibi yazarlarımız da bizim gibi serseri sorunlu tiplere bayılıyor. Travisde biraz sorunlu bir genç hem okuyor hem de para kazanmak için bazen gizli dövüşlere katılıyor ve  üniversitedeki bütün kızlarla beraber olmuş :)  ( püüüüüüüü sanaaaaaaaaaaaa)
zaten kızlarda dibinden ayrılmıyor hem serseri hem yakışıklı yaaaa haniiii:)

bir gün bir maça kuzenin kız arkadaşaının arkadaşı Abby de gelir ve abby ye maç esnasında travisin perişan ettiği adamın kanı sıçrar kitap böyle başlıyor.

Karakterimiz abby nin de bazı sorunları var en yakın kız arkadaşı america ile birlikte geçmişinden kaçmış gelmiş.Bu arada Allah herkese böyle arkadaş versin yahuuuu:) ( kitabı  okuyunca emin olun bana katılacaksınız:)

Kitapda ilk önce çok yakın arkadaş olan Abby ve Travis daha sonra bir sürü olay yaşayacaklar. Hırgür şamata küslük kavga herşey var.Gayet sürükleyici. Filmi olsun koşa koşa gider izlerim yani :)

Bu arada kitabı bir kaç dakika önce bitirdiğim için kendimi tutamayıp spoiler vermekden korkuyorum. O nedenle kitabın özeti gibi olan bir resim buldum onu sizle paylaşayım :)
Resmen kitabı özet geçiyor.
Kavga, parti ,kumar, aşk, Lasvegas, yamgın ve mrs. maddox:)

 Bu arada kitabı okuyan bir çok kişi travisi ve abby hayal etmiştir sanırım:)


İşte hayallerdeki travis ve abby :)
Ben zaten bi kaç blogdada bu travise rastlamıştım kitabıda kafamda o olarak okudum:) Kızda gayet uygun kanımca :)
 





























Ayhh sanki bize soruyorlar tatlı belanın filmini çekeceğiz kimi oynatalım diyeee:)

Amaaaa
Grini elli tonu benim için Matt Bomer demekse
Traavis de bu çocuk demek çocuğun adınıda bilmiyorum :)
Heleeee şunların tipineeeeeeeeeeeee :)

 Google amca sağolsunnn colton haynes miş ve kardeşimin demesine göre teen wolf dizinde oynuyormuş :)
Jönümüz yakışıklı olduğu kadar serseride :D
 Bide dizide canavar gibi bişi çıktı tammm olduuuuuuuuu (teen wolfden bi bakın istersenizzz)
Tek hayranları biz değiliz ve insanların kitaplar bittikden sonra bağlılığını sağlayan kalıcı şeyler istemesini çok iiyi anlıyorum
Mesela şunun gibi, travisin adının ve soyadın baş harfleri  kalp motorsiklet ve kumar kağıdı süper olmuş:)




Ama ben bunu değilde bir açlık oyunları hayranı olarak ya bir alaycı kuş iğnesi yada bir şu fotodaki gibii bilekliği hiç çekinmeden kullanırdım doğrusu:)

Çok güzel değil mi  ??????
Ne ara travisden uzaklaşıp petaa ve katnisee geldim bilmiyorum lütfen ADKOH a (aşırı dozda kitap okuma hastalığına) yakalandığım için beni mazur görünnnnn :) 



tam kitapda da böyle bi yer vardı :)


 

EN SON NE OKUDUM=> JOHN GREEN AYNI YILDIZIN ALTINDA





Ben ki bir mavi severim evet evet tam bir mavi sever bu kitapda beni ilk önce kapağı ile vurdu. Ve öyle güzel bir kapağı var ki insan her sabah kalktığında onu görsün istiyor. Neden bilmem ben öyle istiyorum:) Manyaklık benden kaynaklı olabilir. Hatta dahada manyakça düşünüp bütün fotoğraf karelerinde bu kitap olsun istiyorum:) Mutlaka dayanamayıp bi kaç çekimini yapıp flickrada koyarım zaten :)

Baştan söylemeliyim ki kitap beni ağlatmadı ama herkesi benim gibi ağlatmayacağının garantisini vermem  çünkü konu benim odunluğumla alakalı olabilir. Hatta sorun tamamen benle ve gözyaşı, duygusallık ayarlarımla alakalı. Çünkü pokemonun sinema filminde ash öldüğünde ağlayanda bendim küçüktümde gerçi karanlıkda olunca nası olsa kimse görmez diye sanırım neysee sonra bana ne oldu bilmiyorum Allah beni bildiği gibi yapsın ne diyimmm:) 
Ama filmi olsa sanki kendimi çokda tutamam gibi :)

Karakterler resmen içime işledi.

Çünkü Hazel ahhhh sanki bir yakınım gibi onun o nefes almasını sağlayan şeyi sürekli yanında taşıması kablolar vs bana bile yük oldu ki ben bir ara bazı nedenlerden ötürü onkoloji bölümüne gitmek zorunda kalmıştım.(Allah hepsine acil şifalar versin.). Çok zor şeyler ama ...Hazel güçlü kabullenmiş bilinçli...Kitapda herşey Hazelle başlamış ve tamamen onun hayatını dinleyeceğiz diye  düşünürken bir gün Augustus geliyor. Kısaca Gus...
Değişik iletişim şekilleri, birbirlerine beğendikleri kitapları okutmaları ve hatta birbirlerine kitap okumaları  o kitabın yazarı ile tanışmak için amsterdama gitmeleri .....
Çok içtenler...Çok bizdenler...

Isaacıda unutmamam gerek. Sonsuzaaa dekkk...O kupaları kırmasını çok iyi anlıyorum. Hatta gidip onu bırakan kızın arabasına yumurta atmalarını...

Gus ve hazel her insanın hayatına girmesi gereken hayattaki değişik bakış açılarını bizlere göstermesi gereken iki kanserli çocuk...


Ne deee güzeldiniz ikiniz....



Sanırım filmide çekilcekmiş hatta araştırmalarıma göre Çekimler Ağustos 2013 de başlayacak 2015 yılındada vizyona girecekmiş.

Çok güzel bir film olacak eminim bana biraz saksı olmanın faydaları filmini hatırlatmıştı zaten kitap sanırım o kadarda güzel olur.

Film için karakterler dönüp duruyor.
Benim kafamda kızı Dakota yada Emma watson oynar diye geçiyordu. Tabii sanırım artk başka birilerinede şans vermek gerek diye düşündüler:)






Bakın birde ne buldum ahhhh biz kitap severlerin kitaplara olan inanılmaz bağıııı :)



Ben deeeeeee istiyorummmmmmmmmmmmmmmmmmm !!! 

Kitapdan alıntılarım











 

EN SON NE OKUDUM=> NERDESİN BERNADETTE MARİA SEMPLE

Biliyorum biliyorum şıralar 2 güne bir kitap sıgdırma hatta bazen uykudan uyanıp ya dur şunu bitiriyim ile başlayan 1 güne 1 kitap sığdırma çabalarındayım.

Ama bir kitabı yada bir filmi merak edip de o an okumazsam daha sonra ilgimi kattiyen çekmiyor. O nedenle tez zamanda alıp merağımı giderme çabalarım :)

Birde boş boş durmayı hiç sevmem yeni kitaplar yeni dünyalar demek değil mi ???

Gerçek kitap severler mutlaka beni anlmıştır ;)

bu arada #kitapkdvleriyüzde1olsun kampanyasına gönülden destek veriyorum. Şahsen ailemde herkes kitap okur ve hatta birbirimizle
 -Hhhayır önce ben okuyacağım diye dalaşırız bile:)

Haydi başalayılım kitabın konusu beni çekti ilk önce dahi bir baba ve dahi bir anne ve onların 15 yaşındaki kızı...
dahi anne bazı nedenlerden ötürü ortadan kayboluyor ve bu işi çözmek 15 yaşındaki kıza kalıyor.

böyle okuyunca kovalamacalı falan sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Kitapda ilk önce kaçmak yok. Derine inip meseleleri  bu kaçışa sürükleyen nedenleri veriyor yazar ilk önce hemde bu bilgiler komşuların mailleşmesi , dilekçeler faxlar vs ile oluyor.

Aslında bu belgelerde Bernadette nin kızına veriliyor zaten bu kitabı yazanda kızı:)

ama yazar konularda öyle güzel bir bağlantı sağlamış ki sanki belgeler sizi elinize geçmiş ve onları gizli gizli teker teker okuyorsunuz gibi hissediyorsunuz...

zaten bu nednele kitap baştan bi ilginç ne oluyor yahuu ben bu kitapdan bişi anlamadım diye başlayacaksınız kitaba olaylar en son açığa kavuşacak.

Çok da spoiler vermek istemiyorum.Hatta hiç vermek istemiyorum.

yazar olayları tek tek belgelerle sizin elinize veriyor  bence bu tarz çok değişik ve kitabın içindeymişsiniz gibi hatta o belgeler size verilmiş gibi hatta ve hatta sanki siz birinin bilgisayarını hacklemişde maillerini gizli gizli okuyor gibi oluyorsunuz:)

Kısaca kitap güzel kitap derin aile, kız ve anne arasında ki ilişkiler irdeleniyor.

Benim şahsen dahi insanlara karşıd eğişik bi ilgim var kitap birazda ondan sardı sanırım. Bir sanatçının birşeyler oluşturma çabası duygu ve düşünceleri vs hep ilgimi çekmiştir.

Kitabımın üstünü çizmeyi sevmediğim için sevdiğim kısımların fotosunu çektim:)








puanım10/ 8 olurdu

EN SON NE OKUDUM Onyx (Lux #2) Jennifer L. Armentrout

Lütfen bu seriyi okuyun :)
onyxden ön okuma:)
Ahhh bu damıon hepimizi bitiricekkk
gerçekden tam bir öküzzzzz
Ve biz kızlar malaesef öküzleri çok seviyoruzzz


1

Daemon Black’in sırasına oturmasından, her zamanki kalemiyle kürek kemiğimi dürtmesine kadar tam on saniye geçmişti. Koca koca on saniye. Arkama dönünce onun o kendine has kır koku­sunu içime çektim.
Daemon geri çekildi, kaleminin mavi kapağını dudaklarının ke­narına hafifçe vurdu. İyi bildiğim dudaklarına. “Günaydın Kedicik.”
Bakışlarımı güçlükle gözlerine çevirdim. Yeni kesilmiş bir gülün sapı kadar canlı bir yeşil olan gözlerine. “Günaydın Daemon.”
Başını geriye atınca asi, siyah saçları alnına düştü. “Bu gece planımız var, unutma.”
“Evet, biliyorum. Dört gözle bekliyorum,” dedim soğuk bir şe­kilde.
Daemon öne eğilince siyah süveteri geniş omuzlarının üze­rinde gerildi. Sırasını aşağıya yatırdı. Arkadaşlarım Carissa ile Lesa’nın hafifçe iç çekmelerini duydum, sınıftaki herkesin gözü­nün üzerimizde olduğundan emindim. Dudaklarının bir kenarı yukarı kıvrıldı, sanki gizlice gülüyordu.
Sessizlik dayanılmaz bir hal almıştı. “Ne var ya?”
“İzini yok etmeliyiz,” dedi sadece benim duyabileceğim kadar alçak sesle. Neyse ki. Millete izin ne olduğunu anlatmaya çalışmayı hiç de iple çekmiyordum. Ya, bildiğiniz gibi, insanlara bulaşıp onları yılbaşı ağacı gibi aydınlatan, kötücül bir uzay ırkı içinse işaret fenerine dönüştüren bir uzaylı kalıntısı. Azıcık ister misiniz?
Tabii. Tabii.
Kalemimi aldım, içimden onu dürtmek geldi. “Evet, o kadarını anladık.”
“İzi silmek için acayip eğlenceli bir fikrim var.”
“Eğlenceli fikrinin” ne olduğunu biliyordum. Ben. O. İşi pişir­mek. Gülümsedim, gülümseyince gözlerinin yeşili yumuşadı.
“Ne o? Hoşuna mı gitti?” diye mırıldanıp bakışlarını dudakla­rıma indirdi. Tüm vücudum garip bir coşkuyla titremeye başla­yınca, kendime bu yüz seksen derecelik dönüşün benimle değil, o acayip uzaylı şeyinin etkisiyle ilgili olduğunu anımsattım. Dae­mon Arum’larla savaştıktan sonra beni iyileştirdiğinden beri ara­mızda bir bağ vardı ve bu, onun açısından bir ilişkiye başlamak için yeterli görünse de benim için yeterli değildi.
Çünkü gerçek değildi.
Ben, annemle babamınki gibi bir şey istiyordum. Yani ölüm­süz aşk. Güçlü. Gerçek. Deli saçması bir uzaylı bağı, istediğimi veremezdi.
“Avucunu yalarsın,” dedim sonunda.
“Karşı koyman işe yaramaz Kedicik.”
“Senin caziben de öyle.”
“Görürüz bakalım.”
Gözlerimi devirerek önüme döndüm. Daemon taş gibiydi ama aynı zamanda tam dayaklıktı ve bu, bazen taş gibi olduğu gerçe­ğini bile gölgede bırakıyordu. Ama her zaman değil.
Yaşlı trigonometri öğretmenimiz ayaklarını sürüye sürüye içeri girdi. Geciken zili beklerken elinde kalın bir tomar kâğıt tutuyordu.
Daemon beni kalemiyle dürttü. Tekrar.
Yumruklarımı sıktım, onu görmezden mi gelsem diye düşün­düm. Fakat bunu yapmayacak kadar akıllıydım. Öyle yapsam beni durmadan dürtecekti. Arkamı döndüm, dik dik baktım. “Ne var Daemon?”
Daemon, bir kobra kadar hızlı hareket etti. Karnıma tuhaf şeyler yapan bir sırıtışla parmaklarını çenemde gezdirdi, saçımın incecik bir telini yüzümden çekti.
Ona bakakaldım.
“Okuldan sonra...”
Sırıtışı hınzırlaşınca aklıma her türden çılgınca fikir üşüştü ama artık onun oyununu oynamıyordum. Gözlerimi devirdim, hızla arkamı döndüm. Hormonlarıma... ve beni hiç kimsenin et­kilemediği kadar etkilemesine karşı koyacaktım.
Sabahın geri kalanında sol gözümün arkasında hafif bir ağrı eksik olmadı. Bunun tek suçlusu olarak Daemon’ı görüyordum.
Öğle yemeğinde kendimi, birisi kafama aniden yumruk atmış gibi hissediyordum. Kafeteryanın bitmeyen gürültüsü, dezenfek­tan ve yanmış yemek kokusunun karışımı yüzünden kaçıp gide­cek delik arıyordum.
“Bunu yiyecek misin?” Dee Black, tepsimdeki çökelek peyni­riyle ananası işaret etti.
Başımı iki yana sallayarak tepsiyi ittim ve Dee tepsiye dalınca midem bulandı.
“Fark ettirmeden futbol takımını bile yiyebilirsin.” Lesa, Dee’yi siyah gözlerindeki kıskançlık pırıltılarıyla izliyordu. Onu suçlaya­mıyordum. Bir keresinde Dee’nin bir oturuşta koca bir kaymaklı bisküvi paketini bitirdiğini görmüştüm. “Nasıl yapıyorsun bunu?”
Dee, zarif omuzlarını silkti. “Galiba hızlı bir metabolizmam var.”
“Hafta sonu neler yaptınız bakalım?” diye sordu Carissa, göm­leğinin koluyla gözlüğünü silerken kaşlarını çatmıştı. “Ben üni­versite başvuru formlarını doldurdum.”
“Ben de bütün hafta sonu Chad’le seviştim.” Lesa sırıttı.
İki kız, Dee’yle bana, bizim de anlatmamız için baktılar. Bana so­rarsanız, psikopat bir uzaylıyı öldürmek ve neredeyse canından ol­mak pek orada anlatılacak bir şey değildi. “Birlikte takılıp salak salak filmler izledik,” diye cevap verdi Dee. Parlak siyah bir saç buklesini kulağının arkasına sokarken bana hafifçe gülümsedi. “Sıkıcıydı yani.”
Lesa kahkahayla güldü. “Eh siz hep sıkıcısınız zaten.”
Gülümsemeye başlamıştım ki enseme hafif bir karıncalanma yayıldı. Etrafımdaki konuşmalar hafifledi, Daemon solumda­ki sandalyeye oturdu. Enfes çilekli içecekle dolu plastik bardağı önüme koydu. Daemon’dan herhangi bir hediye almış olmak beni resmen afallatmıştı, üstelik de en çok sevdiğim içeceği hatırlayıp getirmişti. İçeceği alırken parmaklarım parmaklarına sürtündü ve tenimde bir elektrik akımı dans etti.
Elimi hızla geri çektim, küçük bir yudum aldım. Çok lezzet­liydi. Belki mideme iyi gelirdi. Belki Daemon’ın bu yeni, hediye veren haline alışabilirdim. Öküz halinden çok daha iyiydi. “Te­şekkür ederim.”
Cevap olarak gülümsedi.
“Bizimkiler nerede?” diye takıldı Lesa.
Daemon güldü. “Ben sadece bir kişinin hizmetindeyim.”
Sandalyemi yana kaydırırken yanaklarım alev alev yanıyordu. “Hadi oradan, hizmetimde falan değilsin.”
Eğilip açtığım arayı kapattı. “Henüz.”
“Yapma Daemon. Ben de buradayım.” Dee kaşlarını çattı. “Se­nin yüzünden iştahım kapanacak.”
“O zaman dünyanın sonu gelmiş demektir,” diye cevabı yapış­tırdı Lesa, gözlerini devirerek.
Daemon çantasından soğuk sandviç çıkardı. Ondan başkası yemeğe inmek için dördüncü dersi ekse, soluğu idarede alırdı. Daemon acayip... özeldi. Kız kardeşi ve erkeklerin birkaçı dâhil masadaki bütün kızlar ona bakıyordu.
Kız kardeşine yulaf ezmeli kurabiye verdi.
“Plan yapmayacak mıydık biz?” diye sordu Carissa, yanakları al aldı. “Evet,” dedi Dee, Lesa’ya kocaman gülümseyerek. “Büyük planlar.”
Elimle nemli ve yapış yapış alnımı sildim. “Ne planı?”
“Dee’yle ben, İngilizce dersinde konuştuk. İki hafta sonra bir parti vereceğiz,” diye atladı Carissa. “Şöyle...”
“Büyük bir parti,” dedi Lesa.
“Küçük bir parti,” diye düzeltti Carissa, gözlerini kısıp arkada­şına bakarak. “Kendi aramızda bir şey işte.”
Dee başıyla onayladı ve parlak yeşil gözleri heyecanla parladı. “Bizimkiler cuma günü şehir dışına çıkıyor, o yüzden harika olur.”
Daemon’a kaçamak bir bakış attım. Göz kırptı. Aptal kalbim tekledi.
“Anne babanızın evde parti vermenize ses çıkarmaması sü­per,” dedi Carissa. “Ben böyle bir şeyin lafını bile etsem kıyameti koparır bizimkiler.”
Dee tek omzunu silkip başını öte yana çevirdi. “Bizimkiler ha­rikadır.”
İçim sızlamıştı, yüzümü ifadesiz tutmak için kendimi zorla­dım. Dee’nin bu dünyada her şeyden çok istediği, anne babasının hayatta olmasıydı. Hatta belki Daemon için de öyleydi. O zaman ailesinin sorumluluğunu omuzlanması gerekmeyecekti.
Birlikte geçirdiğimiz zamanlarda olumsuz tavırlarının büyük çoğunluğunun bu stresten kaynaklandığını anlamıştım. Bir de ikiz kardeşinin ölümü vardı...
Öğle yemeğinin geri kalanında sadece partiden konuşuldu. Zamanlama süperdi çünkü önümüzdeki cumartesi doğum gü­nümdü. Ama cuma gününe kadar partiyi okulda duymayan kal­mazdı. En büyük heyecanın cuma gecesi mısır tarlasında içki iç­mek olduğu bir kasabada bunun “küçük” bir parti olarak kalma­sına imkân yoktu. Dee bunun farkında mıydı acaba? “Senin için mahsuru yok mu?” diye fısıldadım Daemon’a.
Omuz silkti. “Onu durduramam ki zaten.”
İstese durdurabileceğini biliyordum, demek ki onun için bir mahsuru yoktu.
“Kurabiye yer misin?” diye sordu, çikolata parçacıklarıyla dolu bir kurabiye uzatarak.
Midem kötü olsun ya da olmasın, bunu reddetmemin imkânı yoktu. “Tabii.”
Çarpık bir gülümsemeyle bana doğru eğildi; dudakları dudak­larıma çok yakındı. “Gel de al.”
Gel de al mı?.. Daemon, kurabiyenin yarısını o dolgun ve tama­men öpülesi dudaklarının arasına koydu.
Hay ben böyle işin...
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Masadaki kızlardan birkaçından öyle sesler geliyordu ki, duyan da masanın altında eriyip akıyorlar zannederdi. Fakat gerçekten ne yaptıklarına bak­mayı başaramadım.
O kurabiye –o dudaklar– tam karşımdaydı.
Yanaklarıma ateş bastı. Herkesin ve Daemon’ın gözlerini üs­tümde hissedebiliyordum... Yüce Tanrım, Daemon kaşlarını kal­dırmış, meydan okuyordu bana.
Dee öğürdü. “Galiba kusacağım.”
Utancımdan yer yarılsa da içine girsem diye düşünüyordum. Daemon ne yapacağımı sanıyordu yani? Leydi ile Sokak Köpeği  filmi­nin açık saçık versiyonundan fırlama bir hareketle uzanıp ağzından kurabiyeyi mi alacaktım? Kahretsin, evet kurabiyeyi tam da öyle almak için yanıp tutuşuyordum, bana neler oluyordu böyle.
Daemon yukarı uzanıp kurabiyeyi aldı. Gözleri bir savaş ka­zanmış gibi parlıyordu. “Süre doldu Kedicik.”
Bakakaldım.
Kurabiyeyi ikiye böldü, daha büyük olan parçayı bana verdi. Parçayı çabucak kaptım. Bir yanım bunu suratına fırlatma isteği­ne kapılmıştı ama... elimdeki çikolatalı kurabiyeydi, kıyamadım. Kurabiyeyi bayılarak yedim.
İçeceğimden bir yudum daha aldım ve içim ürperdi. Sanki bi­risi beni izliyordu. Kafeteryaya göz atarken Daemon’ın uzaylı eski kız arkadaşını o kendine has şirret bakışlarıyla bakarken görece­ğimi sanmıştım ama Ash Thompson, başka bir oğlanla laflıyordu. Bak sen. Oğlan Luxen miydi acaba? Pek uzaylı yaşıtları olmasa da burnundan kıl aldırmayan Ash’in bir insan oğlana gülümsemeye yanaşacağını hiç sanmıyordum. Bakışlarımı onların masasından uzaklaştırıp kafeteryanın geri kalanını taradım.
Bay Garrison da kütüphaneye açılan çift kanatlı kapının orada duruyordu ama gözlerini, patates püreleriyle karmaşık şekiller ya­pan sporcularla dolu bir masaya dikmişti. Bizim tarafa göz ucuyla bile bakan kimsecikler yoktu.
Başımı iki yana salladım; yok yere huzursuzlandığım için kendimi aptal gibi hissediyordum. Arum’un biri lise kafeterya­sına bodoslama dalacak değildi ya. Belki de hastalanıyordum. Boynumdaki zincire uzanırken ellerim biraz titriyordu. Tenime değen obsidiyen serin ve rahatlatıcıydı, güvende olduğumun ha­bercisiydi. Bu nedenle korkum boşunaydı. Belki de o yüzden ser­sem gibiydim ve başım dönüyordu.
Hayır, bunun yanımda oturan oğlanla kesinlikle hiçbir ilgisi yoktu.
Postanede beni bekleyen bir sürü paket vardı ama sevinçle ciyak­lamadım bile. Bunlar, diğer blog’cuların inceleme yapılması için kendi aralarında elden ele dolaştırdığı ön okuma kopyalarıydı. Hiç oralı bile olmamıştım. Kesin deli dana hastalığına yakalanıyordum.
Eve dönüş yolculuğu azap vericiydi. Ellerimde mecal kalmamış­tı. Kafam darmadağınıktı. Paketlerimi göğsüme yasladım, veran­danın merdivenlerini çıkarken ensemdeki karıncalanmayı görmez­den geldim. Korkuluğa yaslanmış duran bir doksanlık oğlanı da.
“Okuldan sonra hemen eve gelmedin.” Ses tonunda kızgınlık vardı. Sanki benim feci seksi gizli servis ajanımdı da atlatmayı başarmıştım.
Boştaki elimle anahtarlarımı arıyordum. “Postaneye gitmem gerekiyordu.” Kapıyı itip açtım ve paketleri girişteki masanın üze­rine koydum. Daemon elbette davet falan beklemeden peşimden içeri girmişti.
“Paketler bir yere kaçmıyor ki.” Daemon arkamdan mutfağa geldi. “Ne bunlar? Sadece kitap mı?”
Dolaptan portakal suyu kutusunu alırken içimi çektim. Ki­tapları sevmeyen insanlar bunu anlamazdı. “Evet, sadece kitap.”
“Şu anda etrafta muhtemelen hiç Arum yok ama tedbiri elden bırakmamak lazım. Şu anda onları dosdoğru kapımızın eşiği­ne getirecek bir iz taşıyorsun üzerinde. Bu, kitaplarından daha önemli.” Hiç de bile; kitaplar Arum’lardan daha önemliydi. Ken­dim için bir bardak portakal suyu koydum. Daemon’la tartışama­yacak kadar yorgundum. Henüz kibarca konuşma sanatına hâkim olamamıştık. “İçer misin?”
İç çekti. “Tabii. Süt var mı?”
Dolabı işaret ettim. “Kendin al.”
“İyi de, teklifi yapan sensin. Bana süt vermeyecek misin?”
“Ben sana portakal suyu teklif ettim,” diye cevap verdim, bar­dağımı masaya götürürken. “Sen sütü seçtin. Hem sesini alçalt biraz. Annem uyuyor.”
Sessizce homurdanıp bir bardak süt aldı. Yanıma otururken siyah eşofman giydiğini fark ettim; bu da bana, son kez bendey­ken böyle giyindiği zamanı hatırlattı. Tartışmamız, okuduğum dandik aşk romanlarındaki ateşli sevişme sahnelerinden birine dönüşmüştü. Hâlâ düşündükçe uykularımı kaçırıyordu. Bunu bir türlü kabullenemiyordum.
Sevişmemiz öyle ateşliydi ki Daemon’ın uzaylı cazibesi evdeki ampullerin birçoğunu patlatmış, dizüstü bilgisayarımı kızartmış­tı. Dizüstü bilgisayarımı ve blog’umu çok özlüyordum. Annem bana doğum günüm için yeni bir bilgisayar sözü vermişti. Ama daha iki hafta vardı...
Başımı kaldırmadan bardağımla oynuyordum. “Sana bir şey sorabilir miyim?”
“Değişir,” diye yanıt verdi yumuşak bir şekilde.
“Benim yakınımdayken... bir şeyler hissediyor musun?”
“Bu sabah üstündeki kotun ne kadar yakıştığını hissetmem dışında mı?”
“Daemon.” İçimde, BENİ FARK ETMİŞ! diye bağıran kıza kulak asmamaya çalışarak iç çektim. “Ben ciddiyim.”
Uzun parmaklarıyla tahta masanın üzerinde aylak aylak dai­reler çiziyordu. “Ensem ısınıp karıncalanıyor. Onu mu diyorsun?”
Başımı kaldırıp baktım. Dudaklarında yarım bir gülümseme belirdi. “Evet, sen de mi hissediyorsun?”
“Ne zaman birbirimize yaklaşsak.”
“Canını sıkmıyor, değil mi?”
“Seninkini sıkıyor mu?”
Ne diyeceğimi bilmiyordum. Karıncalanmanın acı falan ver­diği yoktu, sadece tuhaf bir histi. Benim asıl canımı sıkan bunun simgelediği şey, yani hakkında hiçbir şey bilmediğimiz o lanet olası bağdı. Kalplerimiz bile aynı anda atıyordu.
“Bu... iyileştirmenin yan etkisi olabilir.” Daemon beni bardağın üzerinden izliyordu. Eminim süt bıyığıyla seksi olurdu. “Sen iyi misin?” diye sordu.
“Pek sayılmaz. Niye sordun?”
“Bok gibi görünüyorsun.”
Başka bir zaman olsa bu lafı evde bir savaş başlatırdı ama yarı­sı boş bardağımı bırakmakla yetindim. “Galiba hastalanıyorum.”
Kaşları çatıldı. Hasta olma kavramı Daemon’a yabancıydı. Lu­xenler hasta olmazdı. Hem de hiç. “Neyin var?”
“Bilmem. Muhtemelen uzaylı biti geçmiştir.”
Daemon kahkahayla güldü. “Sanmam. Hasta olmana izin ve­remem. Seni dışarı çıkartıp izini ortadan kaldırmamız gerek. O zamana kadar sen...”
“Ayak bağı olduğumu söylersen canını yakarım.” Öfkem, mide bulantımı bastırmıştı. “Öyle olmadığımı ispatladım, özellikle de Baruck’u sizin evden uzağa götürüp onu öldürdüğümde.” Sesimi yükseltmemek için çaba harcıyordum. “İnsan olmam zayıf oldu­ğum anlamına gelmiyor.”
Arkasına yaslandı, kaşlarını yukarı kaldırdı. “Ben sadece, o zamana kadar risk altındasın, diyecektim.”
“Ya.” Yanaklarım kıpkırmızı oldu. Tüh. “İyi, o zaman, ben ayak bağı değilim yani.”
Daha demin masada oturan Daemon yanımda diz çökmüştü. Yüzümü görmek için hafifçe başını kaldırmak zorunda kaldı. “Za­yıf olmadığını biliyorum. Kendini kanıtladın. Hem, bu hafta sonu yaptığın şey de neydi öyle? Bizim güçlerimizi kullandın resmen. Hâlâ bunun nasıl olduğuna kafam basmıyor ama sen ayak bağı değilsin. Asla.”
Vay be. Cidden... kibarken ve bana dünyada kalan son çikola­taymışım gibi baktığında, kendimi ona teslim etmeme kararım düpedüz sarsılıyordu.
Ağzındaki çikolatalı kurabiyeyi düşündüm.
Aklımdan geçenleri biliyormuş ve gülmemeye çalışıyormuş gibi dudaklarının kenarı seğirdi. O her zamanki ukala sırıtış değil, gerçek bir gülücüktü bu. Sonra aniden ayakta durmuş tepemde dikilirken buldum onu.
“Şimdi zayıf olmadığını kanıtla bana. Hadi, kaldır kıçını da şu izi silelim biraz.”
İnledim. “Daemon, ben cidden kendimi iyi hissetmiyorum.”
“Kat...”
“Bunu gıcıklık olsun diye söylemiyorum. Kusacak gibiyim.”
Kaslı kollarını kavuşturdu, Under Armour marka tişörtü göğ­sünün üstünde gerildi. “Etrafta öyle deniz feneri gibiyken dolaş­man hiç güvenli değil. O izi taşıdığın sürece hiçbir şey yapamaz­sın. Hiçbir yere de gidemezsin.”
Midemin bulantısını görmezden gelerek masadan kalktım. “Üstümü değiştireyim.”
Geriye adım atarken gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı. “Bu kadar çabuk mu pes ediyorsun?”
“Pes etmek mi?” Kuru kuru güldüm. “Sadece senden kurtul­mak istiyorum.”
Daemon gür sesle güldü. “Rüyanda görürsün Kedicik.”
“Sen kendini pohpohlamaya devam et.”
Göz açıp kapayıncaya kadar karşıma dikilmiş, önümü kapat­mıştı. Sonra yürümeye başladı; başı eğik, gözleri kararlılıkla doluydu. Ellerim mutfak masasının kenarını bulana kadar geriledim.
“Ne var?” diye sordum.
Ellerini kalçalarımın iki yanına koyup öne eğildi. Ilık nefesi yanağımdaydı ve gözlerimiz birleşmişti. Bir daha yaklaştı ve du­dakları çeneme sürtündü. Boğazımın gerisinden boğuk bir çığlık geldi ve ona doğru uzandım.
Sonra bir baktım ki Daemon geri çekilmiş, ukalaca kıkırdıyor­du. “Nasılmış? Kendimi pohpohlamakla alakası yokmuş değil mi Kedicik? Git de hazırlan.”
Lanet olsun!
Ona orta parmağımla hareket çekip mutfaktan çıktım ve yukarı çıktım. Tenim hâlâ yapış yapış ve iğrençti. Bunun olanlarla bir ilgisi yoktu ama yine de üstüme eşofman ve termal içlik giydim. Koşmak, yapmak istediğim en son şeydi. Daemon’ın, kendimi iyi hissetmeme­mi umursamasını falan beklemiyordum tabii.
Kendisinden ve kız kardeşinden başkasını düşünmezdi o.
Bu doğru değil, diye fısıldadı kafamın içindeki sinsi, sinir bozu­cu ses. Ama belki de bu ses haklıydı. Beni ölüme terk edebilecek­ken iyileştirmişti ve onun düşüncelerini, onu bırakmamam için yalvarışını duymuştum.
Her iki durumda da kusma isteğimi bastırıp eğlenceli bir ko­şuya çıkmalıydım. Altıncı hissim bu işin sonunun hiç de hayırlı bitmeyeceğini söylüyordu.

EN SON NE OKUDUM=> İLİŞKİ DURUMU KARMAŞIK ( RACHEL GIBSON)

Delaney yıllar önce terk ettiği Truly’ye üvey babasının cenazesi için geri döner. Fazla kalmak gibi bir niyeti yoktur; çünkü bu küçük, dedikoducu kasaba, ona hiç iyi şeyler hatırlatmamaktadır. Üvey babasının vasiyetini de dinledikten sonra kasabadan ayrılacağını zanneden Delaney’in planları, vasiyette yer alan bir madde yüzünden tamamen bozulur. Delaney üvey babasından kalan büyük mirasın payına düşen kısmını alabilmek için bir yıl Truly’de kalmak zorundadır.
Delaney’i bekleyen bir yıllık süre, geçmişinden gelen küçük hesapları kapatmakla uğraşacağı günlere, aşka, tutkuya ve heyecana gebedir. Bir yılın sonunda onu bekleyen sürpriz ise onu büyük bir karar vermeye itecektir.
Bu deli dolu ve romantik kitabı okurken çok eğleneceksiniz.
(alıntı)

kitap diğer kitaplar kadar akıcı gelmedi baştan ama sonradan nick davranışları ile
ne yapıyor bu adam ne istiyor yahuuuu ???
diye beni bile deli etti.

Hani yabancı filmler vardır kasabalarda çekilen derin bağlar olan işte kitap o tarz bi kitap herkesi sarmayabiliri.Ama okunmayacak kadarda kötü değil.

ve bence kitaplar okuyana ve onun yaşına ruh haline göre değişiklik gösteriyor.

10/6 verirdim ben:)
 

blogspot counter